Hayri Koç

10.04.1954 doğduğum tarihmiş. Rahmetli Annem “tarhana dökümü” zamanı doğduğumu söylerdi. Ortanca ablam iki yaş büyük yazıldığımı iddia ediyor.  Ona göre benden önceki ablam Hayriye’nin iki yaşında ölümü, benim de o günlerde doğmuş olmam üzerine onu sildirmemişler. “Kız değil, erkekti, Hayriye değil Hayri’ydi” deyip düzelttirmişler. Bundan mıdır bilmiyorum, okula başladığımda sınıfta bayağı küçük görünüyordum. Büyük ağabeyim ise bu tarihin doğru olduğunu, beni zaten kendisinin nüfusa kaydettirdiğini söyler. Kim bilir…

On kardeşin sonuncusuyum. Dördü ben doğmadan vefat etmiş. Üç kız ve üç erkek altı kardeş hayattayız çok şükür. O zamanlar devlet, çok çocuk doğumunu teşvik ediyormuş. Çok çocuklu aileler yol vergisinden falan muaf tutulurmuş. Beşikteki bebekten iş beklendiği yıllar. Bu yüzden olacak ki, hemen her aile kalabalıktı.

Doğduğum yer Çankırı’nın Kurşunlu ilçesine bağlı küçük bir köy olan Göllüce köyü. Baba tarafı Kastamonu civarından gelmiş. Annem Ilgaz ilçesinin Kayı köyünden gelin gelmiş.  Kayı, çok eski bir köy, meşhur Kayı boyundan. Camisinin bile tarihi ve bânîsi tespit edilememiş.

Köyümüz yüksek bir yerde; toprağı verimsiz, suyu yoktu. Eskiden yaz-kış akan dereler varmış. Ankara-Zonguldak arası demiryolu köyümüzün ortasından geçer. O demiryolunun yapımı sırasında açılan tüneller için çok fazla dinamit kullanılmış. Böylece su yatakları değişmiş, akan sular akmaz olmuş. Su ihtiyacı eşeklerle taşıma usulü ile karşılanırdı. Yer sofralarında yemek yerdik. Giysilerimizin çoğunu evde annem ve ablamlar yaparlardı. İç çamaşırlar elde dikilir; çoraplar, kazaklar örülürdü. Hatta çok iyi hatırlıyorum, bayramlık ceket ve pantolonumu da eski bir elbiseyi kesip biçip yengem dikmişti. Babamın pantolonları bile diz üstünden aşağıya kadar olan kısmı “süvâri” denilen yama ile yamanarak uzun süre giyilmesi sağlanırdı. Oyuncaklarımız bazen büyüklerimizin yaptığı, çoğu zaman da kendi yaptığımız topaç, çember, yay-ok vs. idi. Yazları koyun-kuzu otlatırdım. Ben küçük olduğumdan bu iş uygun görülürdü. Herkes tarlada, harmandaydı. Ekme, biçme hep insan ya da hayvan gücü ile oluyordu. Traktör falan ne gezer. Çok zor gelirdi bana çobanlık. Hele buzağıların da kuzulara katılması günlerimi zehir ederdi. Büyükçe bir sinek türü buzağılara adeta yapışıp ısırırdı. Buna “bükelek tutması”  derlerdi. Hayvan deli gibi koşar kaçardı. Arkasından koşardım. Yakala yakalayabilirsen. Nereye gittiği, kimin ekili arazisine zarar verdiği bilinmez. Sonra kabak benim başıma patlardı. Alıç toplardık. Onları uzun uzun iplere dizerdik. Tren istasyonuna gider trenlerin birkaç dakikalık duruş-kalkışları arasında tren personeline ya da yolculara satmaya çalışırdık. 10 kuruşa, 25 kuruşa falan. Alanlar olurdu. Bazen de paramızı alamadan tren hareket eder giderdi.

Annem çok çalışırmış. Gecesi gündüzü yokmuş. Anlatırdı hayatını, tam bir dram. Ben doğduğum yıllarda diğer çocukları artık büyüdüğü için yükü bir hayli hafiflemişti. Ben evlendikten sonra yaklaşık yirmi yıl bizimle kaldı. Onun benden, eşim ve çocuklarımdan hoşnut olması için elimizden geleni yaptık. Çok hayır duasını aldık. Özellikle eşim için çok dua ederdi.  Resmi kayıtlara göre 99 yaşında Lefkoşa’da vefat etti. Kabri köyümüzdedir. Mekânı cennet olsun! Annemle ilgili sayfalar dolusu yazabilirim. Neyse…

Babam ben bildim bileli hasta idi. Kendisi anlatırdı: Çok gençken bir doktor, hastalığının önemli olduğunu, ameliyat olması gerektiğini söylemiş. Ameliyattan korktuğu için kaçmış hastaneden. Çok sigara içerdi. Hem de o zamanki filtresiz sigaralardan. Daha eskiden tütün sarar içermiş. Çayı da çok içerdi, simsiyah demli ve çok şekerli olarak. Daha sonra bir ameliyatla safra kesesi alındı. Prostat tedavisi için giderdi hastaneye sık sık. “Sonda” takarlarmış. Hep kaçardı hastaneden. Bir seferinde Ankara Numune hastanesine yattığında kaçmasın diye ablam giysilerini alıp eve götürmüş. Ertesi gün “sonda” takılacak diye pijamalarla kaçıp taksiyle gelmiş. İlk ameliyat olması gereken hastalık meğer bağırsak kanseriymiş. Artık tedavi imkânı kalmamış. Seneler sonra 63 yaşındayken İstanbul’da bir hastanede bu hastalıktan rahmetli oldu. Ben askerdeydim. Cenazesine yetişemedim. Tabi, ölenle ölünmüyor. Allah merhameti ile muamele eylesin!

Benim küçüklüğümde köyümüz 65 hane idi ve 400-500 nüfus vardı. Askerden dönen gençler bir yolunu bulup büyük şehirlere göç etti. Şimdilerde su da getirildiği halde 10-15 nüfus kaldı.

İşte ben o zor yıllarda ilkokula köyümüzde başladım. Okulumuz tek derslikten ibaretti. Bir öğretmen ve aynı derslikte 5 sınıf bir arada eğitim görüyoruz. Birleştirilmiş sınıflar. Öğretmenimiz bir şeyler öğretebilmek için çırpınırdı âdetâ. Birinci sınıflara ders verirken diğer sınıflar öğretmenin verdiği derse çalışırlardı. 40-50 kişilik sınıfta “çıt” yoktu. Başarı oranı da çok iyiydi. Okuma ve yazmayı bir ayda öğrendiğimizi hatırlıyorum. Bazı günler okul bahçe duvarlarını yapmak ve onarmak için öğretmenimizle birlikte çalışırdık. İlkokuldan sonra okul mecburiyeti yoktu. Buna rağmen ilkokuldan sonra okula devam etme oranı bir hayli yüksekti.

Büyük ağabeyim İstanbul’daydı. İzninin bir kısmını kullanmak üzere köye gelmişti. Bir ara beni yanına alıp orada okutmak istediğini söyledi. Ben sevinçten kaç geceyi uykusuz geçirdim, sabahlara kadar hayaller kurarak. Sonra babamın beni bırakmayacağını öğrendim. Çok ağladım. Annemin ve ağabeyimin ısrarı üzerine babam razı oldu. Tren istasyonu yürüme mesafesindeydi. O gece elbiselerimle yattım. Belki babam vazgeçer diye uyumadım/uyuyamadım. Zaten tren gece yarısı geliyordu. Ankara’ya geldik. Başka bir trenle İstanbul’a devam edecektik. Ankara Gar’ında beklerken ağabeyim büfeden iki şişe aldı, birini bana verdi, “gazoz” dedi. Ben tatlı falan zannediyordum. Bir yudum aldım, içim döndü, bıraktım. Gazozla tanışmam böyle oldu.

İstanbul’a geldik. Hadarpaşa Gar’ında indik. Denizi de ilk defa orada gördüm. İçim içime sığmıyordu. Okul dönemi başlamıştı zaten. Hatta bir hafta köyde devam etmiştim. Kadıköy Kaptan Hasan Paşa ilkokuluna kaydoldum. Ağabeyimin oğlu da birinci sınıfa yeni başlamış, birlikte gidip geliyorduk. Yeni okulumu önceleri bayağı yadırgamıştım. Fakat çabuk intibak ettim. Öğrencilerin hemen hepsi Anadolu’dan gelip İstanbul’a yerleşmiş ailelerin çocuklarıydı.

1967 yılında ilkokuldan mezun oldum. Ardından dînî bilgiler ve Kur’an öğrenmek üzere bazı hocalardan ders almaya başladım, kurslara devam ettim. Zaman su gibi akıyor; böylece dört sene geçti. Artık “aklım ermeye” başladı. Ve “böyle olmayacak” deyip okula devam etmeye karar verdim. Ağabeyim de uygun gördü. Çankırı’da İmam Hatip Okulunun Orta kısmına kaydoldum. Sınıfımızın yarısından fazlası ben emsal arkadaşlardı. Hatta evli ve çocuğu olan öğrenci arkadaşlar vardı. Hepsi de benim gibi aynı nedenle geç kalmışlardı.

Ağabeyimin kayınbabası Çankırı’ya taşınmıştı. Kiralık bir ev buldu. İki katlı eski bir evin alt katı ikiye bölünmüş. Üst katında ev sahipleri iki yaşlı karı-koca oturuyor. Alt katı da iki ayrı kiracıya verip “üç-beş kuruş” gelir sağlıyor. Lisede okuyan yakın köylümüz olan bir arkadaşla tek odalı o eve yerleştik. Kışın yakacak falan yok. Beslenme tamamen dengesiz. İmkânsızlıklar…  Hasta oldum. Her yerimde, özellikle eklem yerlerimde dayanılmaz kaşıntılar oluyordu. Gece uyku arasında kaşıyordum, kanatıyordum. Kaşımaktan yaralar açılmıştı. İlaçların etkisi birkaç gün sonra geçiyordu. Aylarca bu hasta halimde okula devam ettim. Kimseye söyleyemiyordum. Okulu bırakmayı bile düşündüm. Nihayet bir gün okuldan gelirken ağabeyimin kayınbabasına rastladım, asker/asteğmen bir doktordan bahsetti; “şimdi şu eczanede gördüm, hadi bir söyleyelim” dedi. Genç bir doktordu. Baktı kollarıma falan. Geçmiş gün, hemen eczaneden bir kutu tablet, bir kutu iğne ve bir de merhem verdi. Kendisi de eczacı da ücret falan almadı. İğneleri bir berber yaptı. Aylarca yaşadığım ıstıraptan 10-15 günde kurtuldum. O sene hayatımın en zor senesi idi. Yazsam sadece o yılım kocaman bir roman olur…

O zaman bu okulların orta kısmı dört, lise kısmı ise üç yıldı. Şimdilerde İmam Hatip Lisesi olarak 4+4+4 sistemine göre sekiz yıllık eğitim uygulanıyor. Derslerimiz yoğundu. Müfredatımızda diğer ortaokullardaki bütün dersler olduğu gibi 6-7 tane de meslek derslerimiz vardı. Seçmeli ders falan yoktu. Ve tam gün eğitimdi. Benim meslek derslerimden yana sıkıntım yoktu. Çünkü dört yılı aşkın bir zaman o derslerle meşgul olmuştum. O hasta hâlime rağmen diğer derslerim de çok iyi idi. O sene “Devlet Parasız Yatılı Okulu” sınavlarına katıldım. Çok şükür kazandım.

Artık ikinci sınıftan itibaren Çorum’da yatılı olarak devam ettim. Yaz tatillerinde birkaç arkadaşımla birlikte bazen çimento fabrikalarında, inşaatlarda çalıştık. Pazarcılık ve seyyar sebze-meyve satıcılığı yaptık. Okul hayatımın en renkli ve en önemli yılları Çorum’da geçti. En önemli arkadaşlıklarım, unutulmaz dostluklarım orada oldu. Çıkarsız, gösterişsiz, candan arkadaşlıklar…

O dönemde İmam-Hatip okullarının dört yıllık orta kısmından mezun olanlar Diyanet İşleri Başkanlığında resmî görev alabiliyorlardı. Sınavlara katıldım ve 1976 yılında Ankara’da bir camide Din Görevlisi olarak ilk resmî vazifeme başladım. Aynı yıllarda lise tahsilimi Ankara İncesu Lisesinde tamamladım. Ayrıca Hacı Bayram İmam-Hatip Lisesinden mezun oldum. Askerlik dönüşü Diyanet İşleri Başkanlığı merkezinde memurluğa atandım. İki yıl sonra bir cami görevlisi arkadaşımla anlaşarak “becayiş” usulü ile tekrar Din Görevlisi olarak atandım.

1984 yılında evlendim. Üç kızım oldu. Akrabalarım, özellikle annem üzülürmüş benim oğlum olmadı diye. Bana demezlerdi. Bilirlerdi benim öyle takıntılarım olmadığını. Kız-erkek ne fark eder? Hepsi canımızdan can değil mi? Onlarla çocuk oldum, okula başladılar ben de öğrenci oldum âdetâ onlarla. “Gidin dersinize çalışın” demedim, beraber çalıştık. Öğretmenleri de biz de hep memnun kaldık. Başarıları hep devam etti. Bir bakıma, biz onlar için, okulları değişmesin, tedirgin olmasınlar diye burada kaldık, onlar üniversite için gittikleri İstanbul’a yerleştiler. Canları sağ olsun, hayırlısı…

1889 yılında Ramazan ayında Hollanda’ya gönderildim. O kısa sürede bir hayli anılarım oldu. Özellikle mâbet, okul, hastane, güçsüzler yurdu gibi kurumları ziyaretlerim ve Türk işçileri ile kayda değer hatıralarım var… 1992 yılında Hac rehberi olarak görevlendirildim. Bu görevde de unutulmaz anılarım oldu.

Ankara’da öğrencilik yıllarında tanıdığım Kıbrıslı bazı arkadaşlarımın teşviki ile sınavlara katıldım ve 1995 yılında Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’ne Din Görevlisi olarak gönderildim. İskele bölgesi Ziyamet köyü, Gazi Mağusa Harika mahallesi, Lefkoşa Hz. Ebubekir ve nihayet Dikmen camilerinde görev yaptım.

2007 yılında bir oğlum dünyaya geldi. Beklemiyorduk. Eşimin son doğumunun üzerinden 17 sene geçmişti. Eşim hasta diye doktora gittik. Muayeneden sonra doktor eşimin hasta falan olmadığını, dört aylık hamile olduğunu söyledi. Bazı dostlar şaka yollu da olsa takılıyorlardı; “araya araya sonunda buldun oğlanı” şeklinde. Kızdı-oğlandı gibi takıntılarımızın olmadığını yukarıda ifade etmiştim. Kısmet… Yurt dışı, Hac ve Kıbrıs görevlerimle ilgili olarak sınav, atama ve görev süreleri boyunca yaşadığım ilginç hatıralarımı yazsam sayfalar tutar. Ancak bir durumu özellikle arz etmek istiyorum. Din Görevlisi olmak, diğer bir ifade ile Cami Görevlisi olmak sanıldığı kadar kolay değildir. Bu vazifenin ne denli zor ve önemli olduğunu anlatmak sayfalar alır. Ancak bir hatıramı kaydederek bu camianın sıkıntılarına küçük bir ışık tutmak istiyorum:

Lefkoşa’da bir kırtasiye dükkânına girmiştim, fotokopi için. Birkaç genç orada oturmuş sohbet ediyorlar. Yüzleri diğer tarafa dönük olduğundan beni görmediler. Gençlerden biri bir kaç kez şöyle dedi: “Bir ‘Allahu-ekber’ de, al 1500 lira…” Bunu birkaç kez tekrarladı. Fotokopi çeken arkadaşla tanışıyoruz. O, bana bakıp gülünce gençler de döndüler benden tarafa. Artık ben devreye girmek zorunda kaldım.  “Kim o, Bir ‘Allahu-ekber’ deyip 1500 lira alan” dedim. “Bizim hoca.” “Nasıl oluyor, bir anlatır mısın?” dediğimde; döktü içini. “Hocalar hiçbir şey yapmıyorlar. Sadece ezan okuyup, bu kadar maaş alıyorlar…” dedi. “Peki, ben de hocayım, beni birkaç dakika dinler misiniz?” dedim. “Tabi, dinleriz” dedi. Diğerleri de tavırlarıyla onayladı. “Siz bekçi nedir bilisiniz, değil mi? Bazı kurumlarda bekçiler 12 saat görev yapar, 12 saat izin kullanır. Bazıları da 24 saat izin kullanır. Bekçi ne yapar? Adı üstünde görevi, bulunduğu yeri beklemek, korumaktır. Hiçbir şey yapmıyor dediğiniz cami görevlilerinin görev ve sorumlulukları cami panolarında çerçeveli olarak asılıdır. Camilerin, cami bahçesinin ve çevresinin bakımı ve temizliği onların üzerindedir. Sabah, öğle, ikindi, akşam ve yatsı namazlarında camide olacaklar.  Bu vakitlerin aralarında, özellikle kışın kısa günlerinde bir yere gidemez, giderlerse diğer vakte yetişemezler. Kısaca, nerdeyse 24 saat bekçilik yapmak zorundalar. Haftalık izinleri falan yoktur. Yıllık izinlerini Ramazan ayı ve kandil günlerinde kullanamazlar. Bayramlarda da görevlerinin başında olmak zorundadırlar. Daha anlatayım mı?”  Böyle anlatınca pür dikkat kesilen gençler, hayret ettiler ve “Hocam, bunlar gerçek olabilir mi? Çok zordur bu eğer öyleyse…” gibi sözlerle hayretlerini ifade ettiler. Yine o, “Bir ‘Allahu-ekber’ de, al 1500 lira…” diyen genç “Hocam iyi de bizim hoca bunları yapmaz ki…” deyip bazı olumsuzluklar anlattı. Ben de bütün kurum ve kuruluşlarda işinin hakkını vermeyen, ihmal eden insanlar olabileceğini, bunu önlemenin birçok yasal önlemleri olduğunu anlattım. Eğer öyleyse bu yasal yollara başvurulması gerektiğini ifade ettim. Ve son olarak da “Suyu getirenle destiyi kıranı” ayırt etmemiz gerektiği, her yerde, aldığı maaşın helâl olması için gayret eden duyarlı insanların da var olduğu hususunda epeyce bir hoş sohbet ettik. O gençler de ben de memnun olarak oradan ayrıldım. (Not: Bu olayın geçtiği zaman Cami Görevlilerinin haftalık izinleri yoktu. Şimdilerde haftada bir gün izin kullanabiliyorlar. Hele camide tek görevli varsa o da çok zor… )

Bunları yazarken aklıma o kadar çok şey geldi ki, dedim ya, hepsini yazamaya kalksam birkaç kitap olur. Eh, bu kadarıyla yetinmek zorundayım. Bağlayalım artık:

Başta da kısmen ifade ettiğim gibi okul öncesinde, okul dönemlerinde ve göreve devam ettiğim yıllarda öğrencilik hayatım da devam etti. Mesleğe yönelik olarak özel kurslara ve derslere katıldım. Anadolu Üniversitesi İktisat ve Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültelerinden mezun oldum. Yakın Doğu Üniversitesi Eğitim Bilimleri Enstitüsü’nde Eğitim Yönetimi, Denetimi, Ekonomi ve Planlama bölümünde yüksek lisans okudum. Sivil toplum kuruluşlarında görev ve sorumluluklar üstlendim. 2006-2012 yıları arasında Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti Din Görevlileri Birliği Yönetim Kurulu Başkanı olarak hizmet ettim. Türkiye ve Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nde birçok ortaokul, lise ve İmam-Hatip liselerinde part-time olarak meslek dersleri ve Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi dersleri hocalığı îfa ettim. Birçok camide görev yaptım. 2015 yılında emekli oldum. Ancak, değişik camilerde bazı vakitlerde vaaz ve hutbe îradı, imam ve hatiplik gibi görevleri fahri olarak îfâ ediyorum.

Hâlen Yakın Doğu Kolejinde Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi dersleri hocalığına devam ediyorum. Yukarda değindiğim gibi evliyim, dört çocuğum var. Herkese mutlu bir hayat ve hayırlı âkıbetler dileklerimle…

© Copyright 2018 | Near East Technology