Simge Tekin

Yedi kardeşli bir anneyle iki kardeşli bir Baba’nın ilk çocuklarıyım. Annem, Baf’ ın Hulu köyünde, babamda Baf’ ın Sarama köyünde Dünya’ya geldiler. Sonraki yıllarda Kıbrıstaki Savaş’tan kaçarak Lefkoşa’ya yerleştiler. Savaş’ın sürdüğü yıllarda babam hem cephede mücahitlik yapıyor  bir yandan da Hacettepedeki  (Türkiye) eğitimini tamamlamaya çalışıyordu. Annem kardeşlerinin en küçüğüydü. Bütün abileri Türkiye’de Üniversite eğitimlerini sürdürürken o da Lefkoşa da bir devlet dairesinde işe alınarak Çalışmaya başladı. Babam yüksek Lisansını da Türkiye’de tamamlayıp adaya döndükten sonra Kasım 1975 te dünya evine girdiler. 1 Agustos 1976  yılında Çalışan bir anne babanın ilk çocuğu olarak Lefkoşa da doğdum. Benden iki yıl sonrada sevgili kız kardeşim dünyaya geldi. Tabi bende daha bebek olduğum için ablalık duygularıyla değil ikiz kardeşler gibi birlikte büyümeye başladık..

Çok büyük odaları olmayan ama  bahçesinde iki tane demirden yapılmış beyaz salıncağı olan şirin bir evdi bizimkisi. Her gün o beyaz salıncaklarda kardeşimle  sallanmak en büyük zevkimdi. O salıncağın beni gökyüzüne uçuracakmış gibi hissettirmesi çok heyecan verici bir duyguydu.

Bizim eski Kıbrıs evlerinde misafire verilen değeri göstermek için ve tabi birde çocuklar kirletip yıpratmasın diye özel misafir odalarımız vardı. Genelde her kıbrıslı’nın evinde vardı bu odalar. Hep temiz ve kapalı dururdu burası. Misafir gelmeden açılır olmayan tozu alınır ve ısıtılırdı. Hep aklımda kalan odalardan biriydi burası bizim evde. Hatta korkarak annemden gizlice  merak içinde açardım o kapıyı içeriye girip orayı biraz karıştırmak ve ordaki yeni koltuklarda oturmak için. Kapısını açar açmaz burnuma gelen yeni mobilya ve halı kokusunu halen daha anımsıyorum. İçinde güzel döşenmiş halen yeniliğini koruyan yıllık  koltukları, tahtadan kocaman uzun bir büfesi ve el yapımı renkli çiçekli kocaman dokuma bir halısı tahta zeminin üzerinde yıllarca değişmeden dururdu. Tabi değil bu odaya girip oturmak halılarına ayak ucumuzla bile basmak kesinlikle yasaktı. Annem çılgına dönebilirdi.

İnternet  bilgisayar gibi sosyal hayatımızı ve sohbetlerimizi engelleyen, yaratıcılık gücümüzü yoksullaştıran teknolojiler yoktuevimizde. Sadece TRT gibi birkaç kanalın olduğu siyah beyaz birkaç programın yayınlandığı ve Pazar günleri Kara Şimşek adındaki ( izlemek için can attığım) dizinin yayınlandığı tüplü bir televizyonumuz vardı. Ama unutamadığım ilk teknolojik alet benim için telefondu. Okuldan geldiğim bir günde ailemin bize yaptığı bir sürprizdi o. Teknolojiyle tanıştığım  ilk zamandı o. O misafir odasının kapısını korkarak ve merakla açtığım ulaşılmaz diye hissettiğim teknoloji artık bizim büfenin üzerinde yerini almıştı. Kırmızı renkte üzerinde numaraların bulunduğu bir cihazdı. Sevinçten babamın kucağına nasıl atladığımı hatırlamıyorum bile. Ahizesini kaldırıp birilerini aradığımı hatırlıyorum nasıl çalıştığını sesin nasıl çıktığını, gerçekten tanıdıklarımızın  sesi geliyormuydu bu ahizenin içinden diye merak ediyordum.  Sonraki günlerde de  ailemden gizlice o odaya giriyor ve telefonla Konuşmak için numaralar çeviriyordum.İçinde bulunduğu o misafir odası gibi oda çok özel ve ulaşılması çok kolay bir şey değildi o dönemlerde bizim için. Sadece annem birini arayacağında oraya giriyorduk ve her seferinde de numaraları ben çeviriyordum. Telefon çaldığında ilk orda tabiki yine ben oluyordum. Her evde de yoktu. Okula başladığım ilk gün bütün Arkadaşlarıma övünerek bizim de evimizde artık bir telefon olduğunu anlatıyordum.

Evimin En çok sevdiğim odasıda kışta kullandığımız her tarafı camla kapalı olan camlığımızdı. Sıcacık olurdu kış zamanlarında. Yerde kocaman yastıkları  bir kaç  tane tahtadan yapılmış sediri, çalışma masası vardı. Orada anneannemin ve babaannemin bize el işi öğretmek için gösterdikleri uğraşı, sıcacık güneşin o soğuk zamanlarda vücudumuza verdiği sıcaklığı, annemin yaptığı sıcacık kekleri, mutfaktan gelen köyde anneannemin yetiştirdiği taze tavukla yapılmış Hersenin kokusunu, cama vuran yağmurun sesini dinlerken kocaman yastıkların üzerinde yaptığım boyamalarımı hiç unutmuyorum.

Unutamadığım şeylerden biride Gaz Lambalarıydı. Sık sık kesilen elektrikler bizi gaz lambalarımızı yakıp onun Işığında ödev yapmaya sınav Çalışmaya itiyordu.  Hatta ‘ öğretmenim elektrikler kesikti sınava çalışamadık’ gibi bahaneler o dönemlerde öğrencilerin kurtarıcısıydı :)) Elektriksiz ama bir o kadarda güzel geçen uzun gecelerde ailemle oynadığımız oyunlar, soğuk gecelerde içtiğimiz (dağlarımızdan kendi ellerimizle topladığımız) ada çayları,annemin hazırladığı darı tabağı (mısır patlağı),  babamın kabuklarını soyup bize yedirdiği  mandalina ve portakallar,karanlık  gecelerimizi süsleyen anılarımdandır.

Çocukluğumun ilk yarısını geçirdiğim bu şirin bahçeli evimiz , günümüzde birçok insanın yaşam alanı kurmak için tercih etmediği ve artık daha çok iş merkezlerinin olduğu Çağlayan bölgesinde idi( eski Lefkoşa). İnternet ve teknolojinin olmadığı , sokak oyunlarının oynandığı, mahalle bakkalımızın olduğu, yollarında bisiklet süren, tek ayak oynayan ve ip atlayan çocukların olduğu, Çağlayan parkının olduğu, bayramlar için özel kurulan bayram yerinin olduğu, yollardaki arabaların parmakla sayıldığı, çok güzel bir semt idi burası.

 

İlk okulun son yıllarında yaşadığım diğer bir heyecan da annemle babamın bize yeni bir eve taşınacağımızı söylemeleriydi.. Lefkoşa’nın en yüksek binasıydı tahminim o dönemlerde burası. 11 katlı birçok değerli öğretmenin bir arada olduğu 2 bloktan oluşan öğretmenler apartmanındaydı bu daire. Büyük bir heyecanla buraya taşındık. Onlarca daire ve buralarda yaşayan birçok çocukla gençliğimin geçeceği yeni evimizdi burası. İlk zamanlardaasansörüyle sürekli aşağı inip yukarı çıkmak en büyük eğlencemizdi. Sürekli bozulan ve içinde kalan insanları öğrendiğimiz birkaç teknikle kurtarmak tabi yine biz çocuklara düşerdi.

 

Hafta sonları ve  tatillerdeanneannemin ve babaannemin köylerine gidip onlarla orda kalmak  Çocukluğumun en güzel, en değerli zamanlarıydı. Babaannem dağın eteklerinde, sarı taşlı,  büyük ama eski bir evde dedemle birlikte yaşıyordu. Siyah demirden çok yüksek yatakları olan bir evdi. Benim rahatlıkla çıkabilmem için babaannem bir sandalye yerleştirirdi  yan tarafına. Üzerinde yerlere kadar uzanan  Namsiyesi vardı.  Hiç ordan aşağıya inmek istemezdim. Köyde sürekli elektrikler kesildiğinde, dışarıdan sesler geldiğinde bu yatak hep benim kurtarıcımdı. Bana göre o kadar yüksekti ki namsiyesinide kapatınca oraya kimsenin çıkamayacağını düşünür huzur bulurdum. Taştan yapılmış mutfağı ve mutfak teknesi ve taştan masası vardı. Babaannem bana orda hamur yoğurmayı, ekmek ve  saçta börek yapmayı öğretirdi. Soğuk kış günlerinde evin dışındaki yuvarlak fırında yaptığımız ekmekleri pişirir,  taze yaptığımız zeytin yağıyla bu ekmekleri yemenin tadına doyamazdım.. Komşunun mandırasına gider sütler kaynatılır hellimler yapılırdı.. Taze hellimler de ekmeklerle birlikte paketlenir pazartesi Sabahı babaannemle birlikte tepesinde yük  taşımak için yapılmış  demirlerin olduğu eski  kırmızı otobüse biner Lefkoşa’ya doğru yola çıkardık. Köy o kadar güzel, doğal, ve eğlenceliydi ki Lefkoşa’ya dönmek benim için işkence gibiydi.

 

Anneannemin köyü ise denizle dağ arasında başka güzel bir yerdi. Kocaman bahçesi, bahçesinde her türlü sebzesinin ve meyve ağaçlarının olduğu, ve yine bahçesinde tavukların gezdiği çok güzel bir evdi.. Gullurikya, Herse, nohutlu çörek, anneannemin bizi büyüttüğü Kıbrısa özgü yiyeceklerdendi. Burda çok mutlu Olduğum kadar bazı gecelerde çok korkardım. Geceleri dağdan kurtlar tavukları yemek için bizim bahçeye gelirdi. Anneannem onları kovana kadar yorganın altından başımı bile çıkaramazdım. Burda kaldığım zamanlarda dayımlar her gün  eve gelir alışveriş gibi ihtiyaçlarımızı karşılarlar, evde yapılacak ağır işler varsa yardımcı olurlardı. Limon toplama günleri ayrı bir olaydı benim için.. Bütün aile o günlerde anneannemin evinde toplanır, limon ağaçlarındaki limonlar tek tek özenle toplanır, biz çocukların bahçede tren yapıp oynadığı büyük derin plastik kasalara dizilirdi. Büyük traktörlere dizdiğimiz kasaları kısa bir yolculuktan sonra sayılıp parasının hesaplanması için ambarlara götürürdük. Bu günlerde hem yardımlaşmayı hem ailenin değerini hemde paylaşmayı öğrenirdik. Bir taraftan limonlar toplanır diğer yandansa toprak fırında yemekler pişirilirdi. Çok yorucu ama üretmenin, paylaşmanın, yardımlaşmanın, aile birlikteliğinin, ne çok paralara ne büyük evlere, ne lüks arabalara, nede pahalı hediyelere değişilmeyecek kadar önemli değerler olduğunu öğrendik o günlerde. Bütün bayramlarda ve özel günlerde anneannemin evinde bütün dayılar, teyzeler, yengeler, yeğenler toplanır birlikte yer içer zaman geçirir oyunlar oylar sohbetler ederdik. O kadar değerli zamanlardı ki onlar…… Bugün sihirli bir sopam olsaydı yıllar önce  kaybettiğim anneannemle babaannemin geri gelmelerini hiç düşünmeden dilerdim.

 

Yıllar geçti önce İngilizce öğretmenliği bölümünde üniversite eğitimimi ve  Daha sonra çok sevdiğim eşimle birlikte Norwich ‘te yüksek lisansımı tamamladım. İngilterede kaldığımız süre içerisinde ben  öğretmenlik mesleğime başladım eşimde okulunu tamamlamaya çalışıyordu. Çok güzel tecrübeler edindiğim bu yıllarda eşimle Avrupa’daki bazı ülkeleride gezmeye başladık. Farklı şehirler, farklı insanlar ufkumuzu genişletiyor her yerde farklı tecrübeler ediniyorduk. Ailemin  İngiltere kapılarını bana açması onlara olan minnettarlığımı daha da artırmıştı. Benim ve kardeşimin geleceği ve eğitimi için uğraşan çok değerli aileme ne kadar teşekkür etsem azdır.

 

Ve eşim…. Beni çok seven, Hayatıma giren çok değerli, çok fedakar, çok dürüst ve yardım sever pırlanta gibi bir hayat arkadaşı. Ve ilerde çocuklarını çok sevecek, değer verecek bir baba. Allah’ın verdiği en büyük hediyelerden biri bana. 2002 de eşimle birlikte adaya geri döndük. Yakın Doğu Kolejinde Çalışmaya başladığım bu ilk yıllar ve sonraki yıllar mesleğimi ne kadar sevdiğimin kanıtı olacaktı. Bu okulda bana  çalışma şansını veren sevgili Suat hocama her zaman minnettar olduğumu belirtmek isterim. Yakın Doğu ailesi gibi çok büyük ikinci bir aileye sahip Olduğum içinde ayrıca çok şanslı olduğumu her fırsatta belirtmekten de büyük bir gurur duyuyorum.

2003 yılında kalbimin ilk yarısı  canım oğlum Ahmet’im Dünya’ya geldi. Onun doğumuyla dünya bambaşkaydı artık. Ben değil Ahmet vardı hayatın her saniyesinde her dakikasında ve her gününde. ‘ Doğrumu yanlış mı? ‘  lar giderek arttı hayatımızda. Hem Dünya’nın gerçeklerini göstermek öğretmek hemde onu kötülüklerden korumak gerekiyordu… Elimizden geleni yapıyorduk. Sonra sıcak bir pazartesi sabahı kalbimin diğer yarısı ay yüzlüm prensesim Ayfernaz’ım 2007 Temmuz ayında katıldı aramıza.. ‘ Ahmet abi oldu  evin içi çığlık doldu’  diye yazdık gazete ilanına. Ikisinin de Ahlaklı, vicdanlı, dürüst ve yardımsever insanlar olmaları için harcadığımız çabalar her gün biraz daha büyüyordu. Ve gelecek kaygıları….. En büyük Yük te budur  bir anne baba için… Ama şunu da biliyorduk ki bizler anne baba olarak çocuklarımızı güven ve sevgi ortamında büyütürsek onlarda yalana ve sahtekarlığa başvurmadan dürüst, ahlaklı ve yardım sever birer birey olacaklardır…

© Copyright 2018 | Near East Technology